-AstroEge-
Güneş Sistemimiz Dışından Gelen Cisimler
Güneş Sistemi’ne ait olmadığını bildiğimiz bir cisim, sessizce yanımızdan geçti… Peki bu kozmik “yabancılar” nereden geliyor, bize ne anlatıyorlar ve evrende yalnız olmadığımızın bir işareti olabilirler mi?
BLOG
Yazar: Esra UĞURLU
1/25/20263 min read


İnsanoğlu, uzunca bir süre Güneş Sistemi'ni izole bir ada olarak düşündü. Ancak son on yılda yaşananlar sayesinde artık biliyoruz ki yalnız değiliz; başka sistemlerden kopup gelen yabancı ziyaretçilerimiz var. İşte evrenin derinliklerinden kapımızı çalan o üç büyük ziyaretçinin hikayesi ve bize fısıldadıkları sırlar.
1. Sessiz ve Gizli Öncü: IM1 (CNEOS 2014-01-08):
Uzun süren araştırmalar, yıldızlararası ilk ziyaretçinin 2017'de keşfedilen 'Oumuamua olduğunu düşündürmüştü. Ancak gerçek, bundan daha eskisinde saklıydı. Harvard Üniversitesi'nden ünlü fizikçi Avi Loeb ve öğrencisi Amir Siraj, 2019 yılında NASA veri tabanını geriye dönük tararken şaşırtıcı bir detaya rastladı. 2014 yılında Dünya'ya düşen bir meteor, Güneş'in kütle çekimine yakalanmayacak kadar hızlıydı (saatte 210.000 km). Bu hız, onun Güneş Sistemi'nin yerlisi olamayacağını, derin uzaydan fırlatılıp geldiğini söylüyordu. IM1, atmosferde yanarak Papua Yeni Gine açıklarına düştü. Avi Loeb, bu nesnenin sadece bir taş
değil, "yapay bir alaşım" olabileceği ihtimali üzerinde durarak "Galileo Projesi" kapsamında bir okyanus seferi düzenledi. Okyanus tabanından mıknatıslarla toplanan metalik kürecikler (spherules) şu an laboratuvarlarda analiz ediliyor. Eğer bu parçalarda alışılmadık izotoplar bulunursa, bu sadece başka bir yıldız sisteminden gelen bir taşı değil, belki de başka bir teknolojinin kalıntısını bulduğumuz anlamına gelebilir.
2. Şekilsiz Haberci: ''Oumuamua'':
IM1'in varlığı o dönemde henüz bilinmezken, dünya 19 Ekim 2017'de Hawaii'deki Pan-STARRS1 teleskobuyla yapılan bir keşifle sarsıldı. Hawaii dilinde "uzaktan ilk gelen haberci" anlamına gelen 'Oumuamua, garip ve benzersiz şekliyle bilim kurgu filmlerinden fırlamış gibiydi. Yaklaşık 400 metre uzunluğunda, puroyu andıran ince ve yassı yapısı, daha önce gördüğümüz hiçbir gök cismine benzemiyordu. Kendi etrafında dönerken parlaklığı 10 kat değişiyordu; bu da onun çok uzun ve dar bir cisim olduğunu anlatıyordu bizlere. Diğer özelliği ise gizemli hızlanmasıydı. 'Oumuamua, Güneş'ten uzaklaşırken sadece kütle çekimiyle açıklanamayan bir "ekstra itiş" gücü kazandı. Kuyruklu yıldızlar bunu gaz püskürterek yapar, ancak 'Oumuamua'da ne gaz ne de toz vardı. Bilim insanlarının bir kısmı bunun "hidrojen buzundan oluşan egzotik bir buzdağı olduğunu savunurken, Avi Loeb gibi isimler bunun Güneş rüzgarını kullanan, "ışık yelkeni" benzeri yapay bir uzay çöpü olabileceğini öne sürdü. 'Oumuamua şu an Pegasus takımyıldızına doğru, sırlarıyla birlikte karanlığa gömülüyor.
3. Tanıdık Bir Yabancı: 2I/Borisov:
'Oumuamua'nın gizemi henüz tazeyken, 2019'da amatör astronom Gennady Borisov, üçüncü büyük ziyaretçiyi, 2I/Borisov'u tespit etti. Ama bu kez karşımızdaki nesne 'Oumuamua kadar tuhaf değildi; daha çok bizim kuyruklu yıldızlarımıza benziyordu. Ancak kimyasal analizler şaşırtıcıydı. Borisov, Güneş Sistemi'ndeki kuyruklu yıldızlara kıyasla çok daha yüksek oranda Karbon Monoksit (CO) içeriyordu. Bu kimyasal yapı, Borisov'un çok soğuk bir yerde, muhtemelen kendi yıldız sisteminin en dış halkalarında (bizim Oort Bulutu'muzun benzeri bir yerde) doğduğunu gösteriyordu. Bir şekilde yörüngesinden kopmuş ve milyonlarca yıl süren yolculuğunun ardından bize, doğduğu yerin "donmuş parmak izlerini" getirmişti.


Peki, Biz Bu Nesneleri Neden Şimdi Buluyoruz?
Bu nesneler aslında hep oradaydı. Güneş Sistemi'mizin içinden her an en az bir tane yıldızlararası nesnenin geçtiği tahmin ediliyor. Sadece teknolojimiz onları görecek kadar gelişmemişti. Pan-STARRS gibi güçlü tarama teleskopları ve NASA'nın gelişmiş veri işleme algoritmaları sayesinde artık bu hızlı ve soluk hayaletleri yakalayabiliyoruz. Okyanusa düşen IM1, puro şeklindeki teknolojik bilmece 'Oumuamua ve hayaletimsi kimyasal laboratuvar Borisov... Bu üçlü bize evrenin statik değil, dinamik bir yer olduğunu öğretti. Galaksimiz, yıldızlar arasında madde, bilgi ve belki de yaşam alışverişi yapan devasa bir otoban ağı gibi.
Şimdi tek yapmamız gereken, bir sonraki misafir kapıyı çaldığında onu sadece pencereden izlemek değil, kapıyı açıp "Nereden geliyorsun?" diye sormak.
