-AstroEge-

Evrenin Genişlemesi

Evren yalnızca var olmakla kalmıyor, aynı zamanda hızlanarak genişliyor. Bu şaşırtıcı olgu, uzay-zamanın doğasına, karanlık enerjiye ve evrenin nihai kaderine dair soruları akıllara getiriyor. Nedir bu genişleme?

BLOG

Yazar: M. Asaf ERCİYAS

2/9/202612 min read

Büyük Patlama ve İlk Genişleme

Evren yaklaşık 13,8 milyar yıl önce son derece yoğun ve sıcak bir başlangıç durumundan Büyük Patlama ile ortaya çıktı ve o anda uzayda çok ani bir genişleme başladı. Büyük Patlama’dan sonraki ilk anda gerçekleşen bu muazzam hızlı genişleme evresi, kozmik enflasyon olarak adlandırılır; sadece bir saniyenin küçük bir kesri süresince evren üssel olarak büyüdü. Bu ilk şişme döneminin ardından evrenin genişleme hızı yavaşladı çünkü evrendeki madde ve radyasyonun kütleçekimsel etkisi genişlemeyi frenlemeye başlamıştı.

Evrenin başlangıcına ve genişlemesine dair güçlü kanıtlar mevcuttur. Bilim insanları, Büyük Patlama modelini destekleyen üç önemli gözlemsel bulguya dikkat çekmektedir:

  • Galaksilerin Uzaklaşması: Amerikalı astronom Edwin Hubble’ın 1929’da yaptığı gözlemler, diğer galaksilerin bizden uzaklaştığını ve uzaklaştıkça ışıklarının tayfının kırmızıya kaydığını gösterdi. Bu kızıla kayma olgusu, evrenin genel olarak genişlediğine dair ilk doğrudan kanıt oldu.

  • Hafif Elementlerin Bolluğu: Büyük Patlama kuramı, evrenin ilk birkaç dakikasında gerçekleşen ilkel nükleosentez sürecinde hidrojen, helyum ve lityum gibi hafif elementlerin belirli oranlarda oluşacağını öngörür. Uzaydaki bu hafif elementlerin günümüzdeki ölçülen bolluk oranları, Büyük Patlama’nın tahminleriyle uyumludur.

  • Kozmik Mikrodalga Arkaplan Işıması (CMB): Evrenin erken döneminde (Büyük Patlama’dan ~380.000 yıl sonra) salınan ilk ışık, bugün tüm gökyüzünü dolduran ~2,7 K sıcaklığında mikrodalga arkaplan ışıması olarak gözlemlenmektedir. Bu kozmik mikrodalga arkaplan radyasyonu, evrenin sıcak ve yoğun başlangıç halinden kalan bir fosil ışınım olup Büyük Patlama’nın güçlü bir kanıtıdır.

Bu bulgular, evrenin başlangıçta yoğun ve sıcak bir halden genişleyerek bugünkü soğuk ve seyrek durumuna ulaştığı fikrini güçlü bir şekilde desteklemektedir.

Genişleyen Evrenin Keşfi

Büyük Patlama modelinin önemli bir sonucu, evrenin genişliyor olmasıydı. 1920’lerde astronomlar bu fikri teorik olarak tartışmaya başlamışlardı: Örneğin Rus matematikçi Alexander Friedmann (1922) ve Belçikalı bilim insanı Georges Lemaître (1927), Einstein’ın genel görelilik denklemlerine dayanarak evrenin statik olmak zorunda olmadığını, genişleyebileceğini göstermişlerdi. Nitekim, 1929 yılında Edwin Hubble, dönemin en güçlü teleskoplarını kullanarak uzak sarmal nebulaların tayflarını inceledi ve hepsinin ışığında sistematik bir kırmızıya kayma olduğunu saptadı. Hubble ve çalışma arkadaşı Milton Humason, bu galaksilerin içinde belirli tür değişen yıldızları (Sefer değişenleri) ölçerek uzaklıklarını hesapladılar ve uzaklıkları ile hızları arasında orantılı bir ilişki keşfettiler. Hubble Yasası olarak anılan bu ilişkiye göre, galaksiler Dünya’dan ne kadar uzakta ise o kadar büyük bir hızla bizden uzaklaşmaktadır – kimi galaksiler yüz binlerce km/saniye hızlara varan oranlarda uzaklaşmaktadır. Bu bulgu, evrenin gerçekten de tüm yönlerde genişlediğinin ilk sağlam kanıtıydı ve Einstein dahil pek çok bilim insanının o zamana dek benimsediği “durağan evren” fikrini geçersiz kıldı. Albert Einstein, henüz evrenin genişlediği keşfedilmeden önce denklemlerine eklemiş olduğu kozmolojik sabiti (evreni statik tutacak şekilde uzay boşluğuna bir itme kuvveti veren terim) Hubble’ın keşfi sonrası “en büyük hatam” diyerek geri çekmişti. Ancak ileride göreceğimiz gibi, Einstein’ın bu kozmolojik sabit fikri tamamen rafa kalkmadı – yıllar sonra karanlık enerji kavramı ile birlikte yeniden gündeme gelecekti.


Uzay ve Genişleme: Merkez Yok, Sınır Yok

Evrenin genişlemesi bazen bir balon modeli ile açıklanır: Üzerine noktalar çizilmiş bir balon şişirildiğinde, balonun yüzeyindeki noktalar birbirinden uzaklaşır; her nokta diğerlerinden uzaklaşıyordur ama balonun üzerinde bir merkez noktası yoktur. Bizim üç boyutlu uzayımızda da durum benzerdir. Evrenin genişlemesi için ayrı bir “merkez” yoktur, her galaksi yeterince büyük ölçeklerde diğerlerinden uzaklaşır. Bu nedenle evrenin merkezinden veya kenarından bahsetmek anlamsızdır; genişleme uzayın her noktasında aynı oranda gerçekleşir.

Buna paralel olarak akla gelen “Evren neyin içine doğru genişliyor?” sorusu da aslında yanlış bir çağrışım içerir. Evren tanım gereği var olan tüm uzay ve zamanı kapsar; dolayısıyla evrenin dışında kalan bir mekan kavramımız yoktur. Mevcut kozmolojik modellere göre, evren “dışında bir boşluğa” doğru genişlemiyor – bizzat uzayın kendisi genişliyor. Bu konuyu Einstein’ın kozmolojisi çerçevesinde ele alan NASA bilim insanları, açık veya kapalı fark etmeksizin evrenin bir “kenarı” olmadığına ve bu sorunun fiziksel bir anlam taşımadığına dikkat çekiyorlar. Yani evrenimiz genişlerken, onu saran bir dış hacme yayılıyor değil; genişleyen şey bizzat uzay-zamanın kendisidir.

Kozmik İvme: Karanlık Enerjinin Keşfi

Uzun yıllar boyunca bilim insanları, evrendeki tüm madde ve ışınımın çekim gücünün evrenin genişlemesini yavaşlatması gerektiğini düşündüler. Hatta 1990’lara dek yaygın varsayım, genişlemenin ya yavaşlayarak duracağı (ve belki tersine dönüp evreni çöküşe götüreceği) ya da sonsuza dek yavaşlayarak süreceğiydi; fakat her halükarda yerçekimi nedeniyle genişleme hızının zamanla azalması bekleniyordu. Bu yavaşlamayı doğrudan ölçmek zordu, ancak evrenin kaderini anlamak için astronomlar uzak süpernova patlamalarının parlaklıklarına bakarak geçmişteki genişleme hızını ölçmeye giriştiler.

1998 yılında iki bağımsız araştırma ekibi, uzak galaksilerdeki Tip Ia süpernova patlamalarını incelerken beklenmedik bir sonuçla karşılaştı. Bu süpernovaların ışığı, kırmızıya kayma düzeylerine kıyasla olması gerekenden daha sönüktü – yani bu patlamalar beklenenden daha uzakta bulunuyordu. Uzaklık hesapları, bu süpernovaların ışıklarının bize ulaşana dek evrenin beklenenden daha fazla genişlemiş olduğunu gösterdi. Sonuç olarak astronomlar, evrenin çok uzak geçmişte daha yavaş genişlediğini, fakat son birkaç milyar yıldır giderek daha hızlı genişlemekte olduğunu keşfettiler. Bu, yerçekiminin genişlemeyi yavaşlatacağı yönündeki beklentiye tamamen tersti – evrenin genişleme hızı azalmak yerine artmaktaydı! Bu çığır açıcı buluş, Saul Perlmutter, Brian Schmidt ve Adam Riess liderliğindeki ekipler tarafından gerçekleştirildi ve kendilerine 2011 Nobel Fizik Ödülü’nü kazandırdı. Artık evrenin genişlemesinin ivmelendiği (hızlanarak arttığı) anlaşıldı ve bu olguya kozmik ivmelenme adı verildi.

Evrenin genişlemesini hızlandıran bu bilinmez “itici” etken, literatürde karanlık enerji terimiyle anılmaya başladı. Karanlık enerji, ne olduğuna dair kesin bir bilgiye sahip olmadığımız, ancak uzayı adeta iterek evrenin genişlemesini hızlandıran gizemli bir bileşendir. Ölçümler, günümüz evrenindeki toplam enerji-içerik bütçesinin büyük kısmını karanlık enerjinin oluşturduğunu göstermektedir. NASA verilerine göre evrendeki toplam enerji yoğunluğunun yaklaşık %68 ila %70 kadarı karanlık enerjiden oluşmaktadır. Geri kalanının ~%25-27’si karanlık madde denen, doğrudan ışıkla etkileşmeyen ancak kütleçekimiyle hissedilen gizemli madde formuna, yalnızca ~%5 kadarı ise bildiğimiz atomlardan (yıldızlar, gezegenler, gaz ve toz gibi normal maddeden) oluşur. Başka bir deyişle, evrenin bugünkü hızla genişlemesinden sorumlu olan karanlık enerji, evrendeki baskın bileşendir ve bu olgu modern kozmolojinin en büyük gizemlerinden birini teşkil etmektedir.

Karanlık enerji için öne sürülen başlıca açıklamalardan biri, Einstein’ın yukarıda bahsedilen kozmolojik sabiti kavramıdır. Kozmolojik sabit, boş uzayın yapısal bir enerjisi (vakum enerjisi) olarak düşünülebilir ve evren genişledikçe yoğunluğu sabit kalan bu enerji biçimi, uzayın kendisini adeta “gererek” ivmelenmeyi açıklar. Nitekim gözlemler, karanlık enerjinin davranışının büyük ölçüde kozmolojik sabit modeline uyumlu olduğunu göstermiştir. Bu senaryoda, evren genişledikçe yeni boşluk alanları oluşur ve bunlar da aynı enerji yoğunluğuyla uzayı itmeye devam eder. Ancak alternatif olarak, karanlık enerjinin zamana bağlı değişen bir alan olabileceği de teorik olarak öne sürülmüştür. Eğer karanlık enerji zamanla güçleniyor ya da zayıflıyorsa, evrenin geçmiş ve gelecekteki genişleme hızı buna göre değişiklik gösterebilir. Bu nedenle günümüzde birçok ileri gökbilim projesi, karanlık enerjinin doğasını ve sabit mi yoksa dinamik mi olduğunu anlamaya yönelik hassas gözlemler yapmaktadır.

Hubble Sabiti ve Genişleme Hızının Ölçülmesi

Evrenin genişleme hızı genellikle Hubble Sabiti (H₀) ile ifade edilir. Hubble sabiti, kabaca megaparsek başına kilometre/saniye cinsinden, evrenin şu andaki genişleme oranını verir. Hubble ve Humason’un ilk ölçümleri, H₀ için yaklaşık 500 km/sn/Mpc gibi yüksek bir değer öngörmüştü; sonraki on yıllarda ölçümler daha hassas hale geldikçe bu değer önce ~70-75 km/sn/Mpc civarına, en sonunda da ~67-74 km/sn/Mpc aralığına revize edildi. Ancak son yıllarda kozmolojide bir “Hubble gerilimi” tartışması ortaya çıktı: Evrenin genişleme hızını evrenin erken döneminden hesaplayan yöntemler ile yakın evrendeki uzaklıkları doğrudan ölçmeye dayalı yöntemler arasında küçük fakat istatistiksel olarak anlamlı bir tutarsızlık belirdi. Erken evrene (Büyük Patlama sonrası 380.000. yılın ışığına) bakan Planck uydusu gibi gözlemler genellikle H₀ ~67 km/sn/Mpc değerini verirken, süpernovalar veya değişen yıldızlar gibi “kozmik mesafe merdiveni” yöntemlerini kullanan astronomlar ~73 km/sn/Mpc civarında bir değer buldular. Bu durum, ya ölçümlerde sistematik bir hata olabileceği ya da yeni bir fizik gerektiği yönünde hararetli tartışmalara yol açtı.

Ancak çok yeni veriler, bu gerilimin çözülebileceğine işaret ediyor. 2021’de fırlatılan James Webb Uzay Teleskobu (JWST) sayesinde uzak galaksilerin mesafelerini ve dolayısıyla Hubble sabitini daha hassas ölçmek mümkün oldu. Ünlü astronom Wendy Freedman liderliğindeki ekip, Hubble ve JWST verilerini birleştirerek H₀ değerini 70,4 km/sn/Mpc (± %3 belirsizlik) olarak hesapladı. Bu yeni ölçüm, erken evreni temel alan Planck (CMB) değeri 67,4 km/sn/Mpc (± %0,7) ile istatistiksel olarak uyumlu görünüyor. Freedman, bu bulgunun standart kozmoloji modelinin halen geçerli olduğunu ve Hubble sabiti konusunda ekstra bir fiziğe şu an için gerek olmayabileceğini belirtiyor. Elbette, konu tümüyle kapanmış değil; farklı ekipler ve yöntemlerle H₀ ölçümleri devam ediyor. Fakat JWST gibi güçlü araçlarla yapılan yeni gözlemler, on yıldır süren “Hubble uyuşmazlığı” problemini büyük ölçüde azaltmış görünüyor.

Öte yandan, genişleme hızıyla ilgili araştırmalar yalnız Hubble sabitiyle sınırlı değil. Kozmologlar, geçmişteki genişleme oranlarını inceleyerek karanlık enerjinin zamanla değişip değişmediğini de anlamaya çalışıyorlar. Örneğin 2019’da ESA’nın XMM-Newton uzay teleskobuyla kuasarların standart mum olarak kullanılabildiğini gösteren bir çalışma, 12 milyar yıl öncesine dek evrenin genişleme tarihini haritaladı ve standart ΛCDM modeline uymayan ufak bir gerilim tespit etti. Bu, karanlık enerjinin yoğunluğunun zamanla artıyor olabileceği gibi ilginç bir olasılığı gündeme getirdi. Hatta 2023 yılında yayımlanan bir çalışma, Tip Ia süpernovaların verilerini tekrar analiz ederek evrenin genişlemesinin günümüzde aslında yavaşlama evresine girmiş olabileceğini öne sürdü. Güney Kore’deki Yonsei Üniversitesi’nden Prof. Young-Wook Lee liderliğindeki bu araştırma, süpernova verilerine yaş kaynaklı bir düzeltme uyguladıktan sonra, uzak süpernovaların parlaklıklarının kozmik ivmelenmeye değil, yıldız popülasyonlarının yaş etkisine bağlanabileceğini iddia ediyor. Bu analize göre evrenin genişleme hızı bir dönem hızlandıktan sonra günümüzde tekrar azalmaya başlamış olabilir ve bu da karanlık enerjinin zamanla evrilen bir yapıda olabileceğine işaret eder. Eğer bu sıra dışı sonuç doğrulanırsa, 1998’den beri kabul gören ivmelenen evren paradigmasında büyük bir değişiklik gerektirecektir. Ancak şunu vurgulamak gerekir ki, çoğunluk bilim insanları şimdilik bu iddiayı temkinli karşılamakta; zira diğer pek çok gözlem, evrenin halihazırda hızlanan bir genişleme sürecinde olduğunu güçlü biçimde desteklemeye devam etmektedir. Bu tür yeni araştırmalar, kozmolojide halen keşfedilecek şeyler olduğunu ve evrenin genişleme hikâyesinin nüanslarının tam olarak anlaşılması için verilerin daha da incelenmesi gerektiğini göstermektedir.

Evrenin Geleceği: Nasıl Sonlanacak?

Evrenin genişlemesiyle ilgili en büyük sorulardan biri de sonunun ne olacağıdır. Genişleme sonsuza kadar sürecek mi, yoksa bir gün durup tersine mi dönecek? Bu konuda farklı senaryolar, büyük ölçüde karanlık enerjinin doğasına bağlıdır. İşte kozmologların tartıştığı başlıca “evrenin sonu” senaryoları:

  • Büyük Donma (Isı Ölümü / Big Freeze): Bu senaryo, karanlık enerjinin kozmolojik sabit gibi davranıp evreni sonsuza dek genişletmeye devam ettiği duruma karşılık gelir. Genişleme hız kesmeden sürdükçe galaksiler birbirinden kopacak, milyarlarca yıl sonra bugün görülebilen uzak galaksiler ufuk çizgimizin ötesine düşecek (örneğin ~100 milyar yıl sonra diğer galaksileri göremez hale geleceğiz). Yıldızlar zamanla yakıtlarını tüketecek ve yeni yıldız oluşumu duracak; mevcut yıldızlar ve galaksiler milyarlarca-milyarlarca yıl içinde yaşlanıp sönümlenecek. Maddenin yapısı bozularak kara delikler dahi Hawking ışımasıyla buharlaşacak. En sonunda evrende enerji alışverişi yapabilecek hiçbir yapı kalmayacak, her yer mutlak sıfıra yakın soğuklukta ve ışımanın dahi seyrekleştiği karanlık bir boşluğa dönüşecektir. Bu kasvetli son, termodinamiğin ikinci yasasının da öngördüğü üzere evrenin entropisinin maksimuma ulaşması anlamına gelir ve ısı ölümü olarak da bilinir. Mevcut gözlemlere en uygun görünen kader budur; karanlık enerji gerçekten sabitse evren karanlık ve soğuk bir sonsuz genişleme ile son bulacaktır.

  • Büyük Yırtılma (Big Rip): Karanlık enerjinin zamanla güçlenerek artan bir itici etki yaptığını varsayan ekstrem bir senaryodur. Teorik olarak, eğer karanlık enerjinin yoğunluğu ileride artacak olursa, genişleme hızı o kadar dramatik biçimde yükselir ki önce galaksi kümeleri, sonra tek tek galaksiler yerçekimsel bağlarını kaybeder; süper güçlü itme devam ederse yıldız sistemleri dağılır ve hatta en sonunda atomların bile birbirinden kopacağı bir yırtılma noktasına ulaşılır. Bu “Büyük Yırtılma” senaryosu, karanlık enerjinin “hayalet enerjisi” (phantom energy) gibi sıra dışı bir formda olmasını gerektirir. Mevcut veriler böyle aşırı bir gidişata dair kanıt göstermiyor olsa da, karanlık enerjinin gelecekte nasıl evrileceğine dair belirsizlikler nedeniyle bu olasılık tamamen dışlanmış değildir.

  • Büyük Çöküş (Big Crunch): Karanlık enerjinin evrende zamanla zayıflayıp negatif hale geldiği veya kozmik ivmenin bir süre sonra durup geri döndüğü bir senaryoda ise genişleme bir dönüm noktasına ulaşıp yavaşlamaya başlar. Eğer evrendeki toplam madde+enerji yoğunluğu kritik değeri aşarsa (ya da karanlık enerji itici değil de zamanla çekici bir kuvvete dönüşürse), o halde trilyonlarca yıl sonra genişleme tamamen durup yerini büzülmeye bırakabilir. Evren kendi üzerine çekimle çökmeye başlar, galaksiler tekrar yaklaşır, sıcaklık artar ve sonunda evren başlangıçtaki gibi yoğun bir tekilliğe doğru çökebilir. Bu son, Büyük Patlama’nın tersine işleyen bir Büyük Çöküş olarak adlandırılır. Klasik görüş, karanlık enerji olmadığında evrenin kaderinin genişleme ile çöküş arasında madde yoğunluğuna bağlı olduğuydu; ancak karanlık enerjinin keşfiyle Big Crunch mevcut modelde daha az olası hale geldi. Yine de, karanlık enerji hakkında bilinmeyenler mevcut olduğu için, özellikle bazı spekülatif teorilerde evrenin çok ileriki bir zamanda tekrar çökmeye geçebileceği öne sürülebilmektedir (örneğin karanlık enerjinin ileride işaret değiştirmesi halinde).

Özetlemek gerekirse, evrenin genişlemesi kozmolojinin merkezi bir olgusudur ve bir asırdır yapılan gözlemlerle desteklenmektedir. Başlangıçtaki Büyük Patlama’dan günümüze kadar evren muazzam ölçüde genişlemiş, yapılar oluşmuş ve yakın zamanda keşfedildiği üzere bu genişleme karanlık enerji etkisiyle hızlanmıştır. Genişlemenin tam olarak nasıl devam edeceği, karanlık enerjinin gizemi çözülene dek teorik bir belirsizlik taşımaya devam ediyor. Ancak eldeki veriler, evrenimizin muhtemelen sonsuza dek genişleyeceğini ve çok uzak bir gelecekte artık yıldızların bile olmadığı, enerjinin dağıldığı bir karanlık boşluğa dönüşeceğini göstermektedir. İster büyük donma, ister yırtılma veya bambaşka bir kader olsun, evrenin genişlemesi olgusu bizlere hem başlangıcın izlerini hem de sonun ipuçlarını sunuyor. Bilim insanları, yeni nesil teleskoplar ve araştırmalarla bu kozmik genişleme hikâyesinin ayrıntılarını çözmeye ve evrenin nihai kaderini aydınlatmaya kararlıdır.